4 Şub
Geçen 21 Haziran’da bu köşede Türkiye’den bazı rakamlar aktarmıştım. Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Sekreteri Turan Eser’in verdiği bazı rakamlardı bunlar… “Türkiye muhafazakârlaşıyor” tezini doğrulayan rakamlar:
“Türkiye’de 67 bin okul, 85 bin cami var.
“77 bin doktor, 90 bin din görevlisi var.
“Diyanet bütçesi 8 bakanlığın toplam bütçesi kadar“.
Geçenlerde Federasyon’un genel başkanlığını üstlenen Turan Eser’le cumartesi günü İsviçre Alevi Birlikleri Federasyonu’nun Zürih yakınlarındaki bir toplantısına gittik. Bu kez ÖDP Genel Başkanı, milletvekili Ufuk Uras da bizimleydi.
Eser, yeni rakamlarla çıkageldi.
Türkiye’nin bir fotoğrafını çekmeye yardımcı olan bu rakamları da sizlerle paylaşmak istiyorum.
* * *
Sivil toplumdan, sivil bir anayasadan söz ediyoruz ya; acaba gerçekten sivilleşiyor muyuz?
Rakamlara bakılırsa evet…
Türkiye’de 87 bin sivil toplum örgütü var.
Az değil; ama gelin ayrıntısına bakalım:
Çoğunluk, yöre dayanışma dernekleri; yani “hemşeri örgütleri”nde…
İkinci sırada, 25 bin “cami yaptırma derneği” var.
Turan birkaç somut örnek veriyor:
Sakarya’nın Ferizli ilçesinde 46 dernek var. 1 yüksekokul yaptırma derneği, 1 sağlık ocağı yaptırma derneği, 6 spor derneği… ve 25 cami yaptırma derneği…
Bursa İnegöl’e bağlı Cerrah beldesinin nüfusu 3 bin…
Beldeye bin kişilik cami yaptırılıyor.
Beldenin okuluna Marmara depreminde “Oturulamaz” raporu verilmiş. Okul o halde kullanılmış. 2003′te Belediye Başkanı diyor ki, “Okul için alan tahsis ettim, çivi çakılmadı.”
* * *
25 bin cami yaptırma derneğine karşılık, 1 tane opera sanatçıları derneği var.
Çünkü Türkiye’deki opera-bale izleyicisi toplamı 165 bin…
Yılda ortalama 8 milyon insan tiyatroya gidiyor.
Peki, camiye gidenler?
2003 Aralık ayında AKP Ankara Milletvekili Said Yazıcıoğlu Meclis’te diyor ki:
“Her hafta cuma günleri 20 milyona yakın yetişkin insan cuma namazı için camiye gidiyor. Camilerde cuma sohbeti ve hutbeyle beraber 1-1.5 saatlik, tabiri caizse, yaygın bir din eğitimi söz konusudur. Bu, çok büyük bir rakam ve imkândır.”
70 milyonluk İran İslam Cumhuriyeti’nde cumaya gidenlerin ortalaması 7 milyon…
İran’da hafta içi günlük ortalama 2 milyon…
Türkiye’de 10 milyon…
* * *
“Ne güzel; vatandaş dinine sahip çıkıyor. Tam da misyonerlik alıp yürümüşken…” diyebilirsiniz.
O halde şu misyonerlik rakamlarını da verelim:
2005′te Türkiye’de toplam 210 kişi dinini değiştirmiş.
Öte yandan Türk Araştırmalar Merkezi’nin verilerine göre son 3 yılda sadece Almanya’da Müslümanlığa geçenlerin toplamı 1260… Bunların yüzde 60′ı kadın… Çoğu da Müslüman erkeklerle evlenen Alman kadınları…
Diyanet’in yurtdışında 1260 din görevlisi var.
“Misyonerlik patladı” balonu Malatya katliamını hazırladı. Almanlar ne yapsın?
NOT: 28 Ocak günkü yazımda söz ettiğim Ergenekon savcısı Zekeriya Öz’ün 2004′ten beri İstanbul savcılığında görev yaptığı bildirildi. Bir yanlış anlama olmaması için kayda geçiyorum.
04 Şubat 2008 - Milliyet
Etiketler : Can Dündar14 Oca
Ankara trafiğinde, plakasını göremediğiniz bir arabanın İstanbullu olduğunu hemen anlayabilirsiniz.
Nasıl mı?
Bir defa her zaman acelecidir. Kırmızıda geçer. Trafikte ön alabilmek için her manevrayı dener. Arkanızdan selektörle taciz eder. Yol vermezseniz hışımla sağınızdan dolaşır. Kazayı göze alarak üç şerit birden değiştirir; yasak şeritlere gözü kapalı dalar. Cam açar, kol sallar.
İkbalinin önündeki yegâne engel bu şehrin suhuletiymiş gibi bir hırs içindedir.
Ardından bakarsınız:
Plakası 34′tür.
Peşi sıra sallanan küfrün hedefi çoğu zaman öndeki aracın hızlı şoförü değil, payitahtın son başkentidir.
20 Kas
Özledim seni…
Ayrılık yüreğimi karıncalandırıyor nicedir…
Beynimi uyuşturuyor özlemin…
Çok sık birlikte olamasak bile benimle olduğunu bilmenin bunca yıl içimi nasıl ısıttığını yeni yeni anlıyorum.
Yokluğun, hatırlandıkça yüreğime saplanan bir sızı olmaktan çıkıp mütemadi bir boşluğa dönüşüyor.
Sabahlara seni okşayarak başlamaları akşamları, her işi bir kenara koyup seninle başbaşa karşılamaları özlüyorum; oynaşmalarımızı, hırlaşmalarımızı, yürüyüşlerimizi, sevimli haşarılığını, çocuksu küskünlüğünü…
Nasıl da serttin başkalarına karşı beni savunurken; ve ne yumuşak, bir çift kısık gözle kendini ellerimin okşayışına bırakırken… ya da kolyeni çözdüğümde kollarıma atlarken…
Hasta olduğunda, o korkunç kriz gecelerinde günler, geceler boyu nöbet tuttuk başında… o şen kahkahalarına yeniden kavuşabilmek için sessiz dualar ederek…
“Atlattı” müjdesini kutlarken yorgun bedenindeki yaraları okşayarak, doktorun böldü sevincimizi:
“Yaşayamaz artık bu evde… yüksek binalar ve beton duvarların gri kentinde” dedi, “O gitmeli… ve kendine yeni bir hayat çizmeli…”
Bilsen, ne zor gitmen gerektiğini bile bile “Kal” demek sana…
Ne zor, senin için ebedi mutluluğun beni unutmandan geçtiğini bilmek…
Gitmeni asla istemediğim halde, buna mecbur olduğumuzu görmek ve sana bunları söyleyemeden “Git artık” demek…
“Beni ne kadar çabuk unutursan, o kadar çabuk kavuşacaksın mutluluğa” demek sana ne zor…
Sesimi, kokumu çekip alıvermek beyninden, sesin, kokun hâlâ beynimdeyken…
… seni görmemek ve belki yıllar sonra karşılaştığımızda bana bir yabancı gibi bakmanı istemek senden…
… yeni bir sevdayı yasakladığım kalbime söz geçirmek…
… ve sonra kendi ellerimle bindirip seni yabancı bir arabanın arka koltuğuna, birlikte güneşlendiğimiz onca yazı, yanyana titreştiğimiz onca kışı, paylaştığımız bunca acıyı, onca kahkahayı ve bütün o uzak yeşillikleri katıp yorgun bedeninin yanına, arkandan pişmanlık gözyaşları dökmek ne zor…
… ne zor hiç tanımadan seni emanet ettiğim bir şoföre “Hızla uzaklaş buradan ve gidebileceğin kadar uzağa git” demek…
… yokluğunu beklemek, ne zor…